11 Aralık 2017 Pazartesi
Home / Featured / Çocukluğumuzu arıyorduk…

Çocukluğumuzu arıyorduk…

Zamanı Gelmişti…

Çocukluğumuzu Arıyorduk…

Acaba bıraktığımız yerde miydi?

Bilmiyorum.

Bulmak için aramak gerekiyordu.

Aramak için oralara gitmek gerekiyordu…

43 Yıl öncesindeki çocuksu duygularla düştük  yollara. Hiç bilmediğimiz, daha öncesinde gitmediğimiz bir yoldan gidip, çocukluğumuzdan dem vura vura ilerliyoruz. Her yer çam ağaçlarıyla bezeliydi.  Trodos dağlarındaki yolculuğumuz esnasında çocukluk ruhumuzu  da aramayı ihmal etmedik. Belki çocukluk ruhumuz da dağlarda özgürlüğünü yaşıyordu diye. Aştığımız her kilometrede etrafımıza bakınarak gidiyorduk.

Umut işte…

Görebiliriz, bulabiliriz umudu…

2 Saatlik yolculuğumuz  sonrasında bir kahve molası verdik. Akdenizli sıcaklığında karşılanıp kahvelerimizi içtikten sonra,  tekrardan ver elini dağlar deyip yola koyulduk.

Heyecanlı ve gergindik. Yol boyunca başka şeylerden konuşmaya çalışsak da, laf dönüp dolaşıp çocukluğumuza geliyordu.

Hani masallarda hep var ya… “Az gittik uz gittik. Dere tepe düz gittik.”

Varmak istediğimiz noktayı, heyecanımızı yenmek adına uzatmaya çalışsak da, hedef belliydi. Artık bağların görüntüsü ve şira kokusu gelmeye başlamıştı. Heyacan Trodos Dağları’ndaki zirve gibiydi. Göz ucumla baktığımda doğduğum ve çocukluğumu bıraktığım köy, göz kırpıyordu.

Arkadaşımın deyimiyle; bir anda yüzümün ifadesi değişti ve o gergin yüzde gülümseme başladı. Hiç de farkında değildim.

Henüz aradığımı bulamamıştım.

Ne de güzel bir arkadaşla yola çıkmışım. Her birkaç kilometrede acıktın mı? Susadın mı? diye soruyordu. Oysa tek derdimiz çocukluğumuzu bulmaktı. Tam da bu noktada arkadaşımın sözleriyle devam etmek istiyorum.

“43 yıl sonra güneyde kalmış ata topraklarına yolculukla başlar hikayemiz…

ben Kasabalı,  o Ayyannili. sonuçta iki Baflıydık. Doğup büyüdüğüm yere ben de aşık bir insanım. Lakin benden daha da aşıkları varmış…

Bir insan bu kadar mı aşık olur köyüne, toprağına?

Köye girişimiz sırasındaki heyecanını, coşkusunu görmek, beni daha da heyecanlandırdı.

Köye adım atar atmaz beni unutmuştu. Köyün her noktasına dokunuşunu, her köşesini ve anılarını anlatmasını asla unutamam. Aranan gözlerinde hem mutlulukların en güzeli hem de hüzünlerin en acısı vardı. İki gün boyunca köyün ve köylülerinin, evinin, ailesinin yaşadıklarını, her karış toprağı ve her yerin ismini, köydeki hemen hemen bütün evlerin kime ait olduğunu, herkesin hikayesini anlatmasına hayran kaldım. Gördüğüm duygular anlatılamaz. Tam 2 gün boyunca, bağ, bahçe, tarla, dere, tepe, her yeri ama her yeri dolaşmamıza rağmen bitiremedi. Doyamadı bakmaya. Her noktada çocukluğuna dokunmaya çalıştı. Yüzlerce resim ve videolar çekmesine rağmen, acaba eksik bıraktığı bir şey kaldı mı diye 1 dakikalık düşünme sonrasında köyün bir başka noktasına sürdü aracı.

Ben ne mi yaptım sadece sustum, dinledim, izledim ve anlamaya çalıştım. Duygu ve heyecanını konuşmadan izledim. Onun adına hem çok mutlu oldum hem de hüzünlendim. Acaba aynı duyguları Mutallo’ya gittiğim zaman yaşayabilecekmiyim diye de düşündüm.

Gezdiğimiz yerler çok güzeldi. Bağlardan üzüm toplamak, yıkamadan yemek, alıç, badem, ceviz hele hele sumak toplamak. Hayatımda ilk kez sumak ağacı görmüştüm. Köyde yaşayan Rumların evlerine de gittik. Çok sıcaktılar. onlar da bir yerlerde bırakmışlardı çocukluklarını. Bizi anlamaya çalışıyorlardı ve onları anlamamızı istiyorlardı. Söyleyecek sözleri vardı. Hele hele eşini Ayyanni’de yitirmiş ve 40 yıldır Ayyanni’de yaşayan teyzenin ellerini öpmek geldi içimden. Oturduğu ev Şehit Zeki Salih Hoca’nın eviydi. Şehit Zeki Salih Hoca’yı anlatırken gözleri dolmuştu.

Yarı Türkçe, yarı Rumca, yarı beden diliyle anlaştık. Birbirimizi anladık. Anlamaya çalıştık en azından. Sucuk, üzüm, ceviz, badem ikram edip yine bekleriz deyişleri içime oturmuştu. Tam da bir Ayyannili gibi davranmışlardı. Sonradan Ayyannili olsalar da.

Artık gece olmuştu. Arkadaşım, henüz tam olarak dokunamamıştı çocukluğuna. Acıkmıştık ve Ayyanni’de bakkal ve herhangi bir restaurant olmadığı için Salamyu’ya geçtik. Köydeki restaurantta da çok mükemmel karşılanıp karnımızı doyurduktan sonra, koyu bir muhammete dalıp, bölge tarihinden dem vurduk biraz.

Hiç bir huzursuzluğumuz yoktu. Mışıl mışıl uyuyup yeni güne yeniden merhaba dedik çocuksu duygularımızla.

Sanki dünü Ayyanni’de geçirmemiş gibi ayni heyecanla, her karış toprağına dokunmaya, her adımdaki ruhu hissetmeye çalıştık. Arkadaşım yerde mi gökte miydi anlayamadım. Kah yerde, kah gökyüzündeydi. Kimi zaman ise en derin hüzünlerdeydi.”

Evet, gerçekten de öyleydim.

Tek derdim vardı. Çocukluğumu, 43 yıl öncesinde bıraktığım çocukluğumu bulmak. Bu yüzden de 43 yıl boyunca içimdeki hasretle köyümün her karış toprağına ayak basmak, havasını solumak, çocukluk ruhumu hissetmek, içimde kalan tek uhtemdi.

Galatarya köyünden geçip Vretçadan sonra, doğduğum ve çocukluğumu bıraktığım köy olan Ayyanni (Aydın) köyüne gitmek istedim. Bu yolu tercih sebebim mi?

Köyümde elektrik yoktu. Yaz akşamları, evimizin damına çıkar otururdum. Galatarya, Rumların yaşadığı ve elektriği olan bir köydü. Geceleyin damdan orada görünen ışıkları seyreder ve ışıkları sayar, köyün nüfusunu çıkarmaya çalışırdım basit bir hesapla. Oysaki saydığım ışıklar hane ışıkları değil, sokak lambalarıydı. Elektriği görmeyen çocuk nereden bilebilirdi ki… Her ışık bir hane, her hane 4 nüfus 200 ışık çarp 4, köy nüfusu 800 diye hesaplıyordum. Bu yüzden Galatarya köyünü de görmek istemiştim.

Beravasa bölgesinden köye ilerlerken  karşımıza çıkan muflonları görmek müthiş bir heyecandı. Köye yanaştıkça heyecanım daha da artmıştı. Paluze yapımında kullandıkları beyaz toprağın alındığı noktada çocukluğumun ruhu  her haliyle karşımda duruyordu. Ruhumu alıp, 43 yıl önce bıraktığımız, ama bakımsız olmasına rağmen hala yemyeşil ve üzüm veren bağlar içine daldım. Artık çocukluk ruhumla birlikteydim. Bu ruhla  bulduğum,  küçük küçük üzüm salkımlarından kestiğim anda 5-6 yaşlarımı yeniden yaşamaya başladım. Köye girişimde Emine Hanım ve Ferdiye Halamın evleri “Hoş geldin” diyerek karşılamıştı beni. Baktım, hiçbiri evde yoktular. Çocukluk ruhum hüzünlenmeye başladı. Devamla her çocuğun en güzel yıllarının geçtiği ilk okulumuza vardım. Öğretmenlerimi, arkadaşlarımı aradı ruhum. Yoktular…Tüm haykırışlarım, çağırmalırım cevapsızdı. Sesleri bile gelmiyordu. Mutluluğumun yanına hüzünler de birer birer eklenmeye başladı. Maalesef her taraf darmadağındı, virandı, perişandı.

Doğduğum, çocukluğumda geceleri gorolambi ışığında ders çalıştığım, yaz akşamları damına çıkıp Galatarya köyünün ışıklarına baktığım evimize gittim.İki odası dışında yerinde yeller esiyordu. Mahallede pirili, lingiri, pademine, saklanbaç ve diğer oyunları oynadığımız çocukluk arkadaşlarım. birer birer çağırdım hepinize eski okul avlusundan… Kemal Osman, Mustafa Kemal Bekir, Hürol Hasan, Aydın Hasan, Ahmet Emin Fuat, Salih Fuat, Şemsi Cemil,Halil Mehmet. Kimseler gelmedi. Bir başıma kaldım eski okul avlusunda. Okul binası bile yoktu yerinde. Köy sokaklarında  dolaşıp her eve ama istisnasız her eve bakmaya çalıştım, fotoğraflar videolar kaydettim. Her yer, her ev sessizdi. Ben, çocukluğum ve arkadaşımdan başka sesimi duyurabildiğim yoktu.

Salih Fuat’ların damına çıkıp oturdum çocukluğumla. gözlerim ıslak, yüreğim buruk. altımda köyün bir mahallesi. Karşımda köye esas giriş yolu. Dalıyorum 43 yıl önceki anılarıma ve hayal ediyorum. “Babam bugün Kasabaya gitti. Şimdi Kemal Mazhar’ın köye dönüş saati. Bakalım  babam bize neler getirecek Kasaba’dan… Gulliri çörek ve daşinobitta (Tahınlı) da getirecek mi? Çok bekledim Kemal dayı. Neden hala gelmiyorsun? Ya Özgün Postacı abi sen. Ali Gufo enişte, İsmail dayı sizler olsun gelin! Şu andaki gibi boğazım düğümlendi. Çok da bekledim belli ki sizler de gelmiyeceksiniz…

Hüznüm doruklarda bir iki tek zivaniya atayım diyorum. Cemil dayının gazanı yerinde yok, Cemil dayı yok. Mehmet Cürcani dayıya gidiyorum ne kendisi ne de gazanisi var. Tam da bu noktada en iyisi dereye gideyim diyorum.”

Rahmetlik Kemalo’nun canını dişine takarak açtığı tek yol vardır. O zamanların araba yolu. Kamyonlar üzüm, saman, arpa ve buğday yüklü Malunda’dan Ayyanni’ye gidip geldikleri yol. Araba ile gidip gitmemekte teretdütüm olsa da gitmeye karar veriyorum. Ağzımı bıçaklar açmadan  pür dikkat gidiyorum. Çocukluğum ses veriyor bu kez. “Burası çamaşırlık. Şurası cerinalar. Buradan şelale gibi sular dökülüp dereye giderdi. Birden babamın anlatıları çınladı kulaklarımda. ” Oğlum Malunda’nın her yeri zerdali ağaçlarıyla doluydu. Orası ayrı bir köydü. 1953 depreminde  oradaki evler yıkıldı ve Ayyannide İngiliz hükümeti Onlara başka evler yaptırmıştı. Malunda’da hem cami hem de kilise vardı ama Malundada’ki Hristiyanlar oraları terketmiş ve mallarını da Türklere satmışlardı.”

Direksiyona sıkı sıkıya yapışmıştım. Çocukluk anılarımda anlatılan o yolda Durmuş Dayı’nın traktörle giderken kaza geçirip aramızdan ayrıldığı vardı çünkü. Amacım Gukkufa tepesi ve hayatımda tek kurban adağı adadığım Mustafuri’nin  Değirmeni’ne gitmek vardı. Rivayete göre Gukkufa Tepesi’nin altı hazine doluymuş . Bu güne kadar orayı kazmaya giden dozerler bozulmuş ve kimse de orayı kazamamış. Oradaki manzara çok müthişti. Çınar ağaçaları, kara ağaçlar, kuş sesleri tek kelimeyle HARİKAYDI. Hele hele 43 yıl boyunca hep orayla ilgili gördüğüm rüyalar da katılınca hiç de kaçmak istemedim. Yine seslendim öküzleri ve inekleri birlikte otlattığımız arkadaşlarıma.Toplanıp Mangafanın Golimbosuna gidelim diye. Maalesef yine hiç biri ses vermedi. Ahmet Emin Muammer’e de çağırdım o da yoktu. Yine karmakarışık duygularımla Mustafuri’nin Değirmenine gittim. Tanrım belki dere bu kez kabarmadı ve ötesine geçebilirim diye. Evet kabarmamıştı, ama kabarıp da geçemediğim 45 yıl öncesini yaşar gibiydim. Ne muhteşem bir yapı. Asırlara meydan okuyarak hala ayakta duruyor. Hayran kalmamak elde değil.

Köye dönüş saatimiz gelmişti. Daha gidilecek çok yerimiz vardı. sırada Delikli Taş vardı. Maalesef ki, onun da yerinde yeller esiyordu. Sonradan öğrendiğime göre, taş oradan alınıp başka bir Rum köyüne götürüldü ve şu not yazıldı. “Burada bulunan ve zarar verilmesin diye Meryem Ana manastırında korunan bu kutsal taş Agios  Yorgos bölgesi olarak adlandırılan Agios Yannis köyünden getirilmiştir”. Neyse ki bir şekilde korunuyor. Buna da şükür.

Geri dönüp köy mezarlığını da ziyaretimizden sonra,

Sıra arkadaşımın çocukluğunun, gençliğinin geçtiği Kasaba’ya gitmeye geldi.

Baf Kasabası ve Mutallo…

Daha Kasabaya girer girmez, elim ayağım titremeye başladı. İlk karşıma çıkan cami. ( Neyse ki tamire alınmış).Sonra yavaş yavaş hatırlayıp tanımaya başladığım sokaklar. 43 yıl, dile kolay. Bunca yıldır hiç görmemişim arkama bile bakmadan  kaçtığım çocukluğum ve gençliğimin geçtiği Mutalloyu. Sesim titreyerek anlatmaya çalışıyorum anılarımı hem kendime hem de arkadaşıma. “Susup dinleme sırası bu kez onda” diye mırıldanıyorum kendi kendime.

Nuri Atalayın  mahallesi,okulların olduğu yol,amcamın kahvehanesi,Havva’nın mahallesi derkenBaf Kurtuluş Lisesi. Ne büyük heyecani bu nasıl bir duygu. Biz o okuldan mezun olmuştuk. Mezuniyet balomuzuokulun avlusunda olmuştu. Nasıl yani! Küçücük bir avluya nasıl da sığmıştık? Bu merdiven ayaklarında Müdürümüz Ayer Bey,Feriha Coşkun, Celal Canova, Halil Hasan, Oğuz Coşkuner, hepsi orada ve sanki bana bakıyorlar. Okul kantini,bir çörek ikipeynir deyip de sabah kahvaltımızı bazen alabildiğimiz bazen alamayıp uzaktan baktığımız kantinimiz.

Celal Hocamın bana zorla oruç bozdurduğu çörek ve peynirin tadı hala damağımda.

Arkadaşlarımla oyunlar oynadığım, küçülmüş okul bahçesi. Bilemiyorum, o kadar yoğun ki duygularım, o kadar çok yaşanmışlık var ki, ne yazsam bitiremem.

Nasır Dayı’nın fırını ve evi,İmamzadelerin, Berberoğlular’ın dükkanları,Çakırların, Kralların şehit edildiği  sokak. Evlerinin kapısına baktığımda neler hissettiğim itahmin edersiniz.  Recep Gürler’in evi ve Nalan ablaların, ve mehetlerin evi, aşağıda Yaşar Doğunun dükkanı ve yokuşu. Karşımda tatlıcıların evi ve Mutallo Meydanı. Şiirler okuyup oyunlar oynadığımız yer…

İşte orada dünya durmuştu sanki…/ yaşımdan itibaren18 yaşıma kadar yaşadıklarımı,yeniden yaşadım kısacık bir zaman diliminde. Neler yoktu ki orada. Gülderen, Sezen, Emine, Zahide, Nemika, komşu ablalar,annem ve babam, Sami dayı, Niyazi Tomson, Ali Çürük,İncilerin kahvesi, Arap Remzi’nin kebapçı dükkanı, Erdoğan Çakır’ın berber dükkanı, şöför Ramadan’ın evi, Atıf’ın sineması ,Sancaktarlık , Kaymakamlık, erkek yurdu, polis karakolu ve daha neler neler…

Ya Halayıkların evi! Top sahası,Taşcı’nın asmaları. Maalesef yok olmuş. Yerlerinde yeller esiyor.Ya babamın keçilerini koyduğu mağra! O yerinde duruyor.Göçmen evleri yok.

Kocaman bir otel yükseliyor gençliğimi yaşadığım yerde.

Vikla Gazinosu! Neler yaşandı orada? Yeter dedim kendi kendime… Daha fazla kaldıramadım.

Dip Baf’a gitmek için tekrardan yola koyulduk.Yani anlıyacağınız, yarısını bile tamamlayamadan, çocukluğumu ve gençliğimi  bir daha aramamak üzere orada bıraktım. Bu sefer kimseden kaçmadan, resmen ve bilerek , kendi çocukluğum ve oradaki yaşanmışlığımdan kaçtım. Ama anlatacaklarım o kadar çok ki, bir başka zaman inşallah…

43 Yıldır içimize işlemiş özlemi gidermeye ve geride bıraktığımız çocukluğumuzu arayıp bulmaya gitmiştik.

Özlemimizi giderdik mi?

Geçici olarak ve bir nebzecik evet.

Peki ya aradığımız çocukluğumuzu bulabildik mi?

Evet bulduk. Ama bölük pörçüktü. Eksikti, yarım yamalaktı ve yalınayaktı…

Biz  geldik, her yerde de sizleri aradık çocukluğumuzun tanıdık simaları. Lakin yoktunuz…

Hangi rüzgar nerelere savurdu sizleri ki bir ses bile veremediniz?

Bir başımıza kalsak da oralarda ve sesiniz gelmese de hep sizlerle yaşadık ata topraklarını ve 43 yıl önce bırakıp yeniden bulmaya gittiğimiz çocukluğumuzu.

Cemal Dermuş & Nermin Birinci

Delikli Taş ile ilgili yazının Rumca – Türkçe çevirisi için Nazan Çakmak Özalay’a teşekkür ederiz.

Check Also

Girne’de ani ölüm!

Girne’de bu sabah 05.30 sıralarında Murat Melemez (E-47), evinin mutfağında aniden rahatsızlanarak yaşamını yitirdi. Polis …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir