24 Şubat 2018 Cumartesi
Home / Featured / Gözyaşlarındaki Aidiyet (Benim Hikayem’in tamamı)
aidiyet

Gözyaşlarındaki Aidiyet (Benim Hikayem’in tamamı)

Bu yazı dizisinde bahsi edilen her konu ve kişiler tamamen gerçektir. Olaylar, Baf’ın Ayyanni (Aydın) köyünde gerçekleşti. Ayyanni (Aydın), Baf’ın en büyük Türk köyü olup, tamamen Türk nüfustan oluşuyordu.

Ağustos ayının on beşiydi. Tabi ki 1974.

İkindi üzeri evimizin yakınında keçileri otlatıyordum. Hafızam beni yanıltmıyorsa, saat altı sularıydı.

Kulaklarımı delercesine patlayan silah sesleriyle irkildim. Apar topar keçileri toplamaya çalışırken, anam endişeyle koştu yanıma. Birlikte keçileri toparlayıp ağıla kapatmaya koyulmuştuk ki, ikimiz arasından geçen bir mermi, duvarda patladı. Panik içerisinde keçileri kapatıp, eve koştuk.

Silah sesleri çoğalmıştı. Korku ve endişe içerisinde birbirimize sarılarak, karanlık bir odaya kapandık. “ Zaten köyde elektrik yoktu ki”.  Üç kişiydik. Annem, ben ve abim. Babam mı? Alarm nedeniyle, mevzideydi. “Sabah ola hayrola” demişti anam…

Sabahleyin, bir akrabamızın, (Necat Bey’in) evine sığındık. Devam eden silah seslerini duymamak için, yatakların altında yarım okka olmuştuk. Bir ara abim ortalardan kaybolmuştu. Endişeyle beklemeye koyulduk.

Öğleye yakın geri geldi. Yüzündeki ifadeyi anımsıyorum da, 15 yaşındaki bir çocuk alışık değildi gördüğü manzaralara.

Nefes nefese gelmişti eve. “Halil Bey’in Savaş’ı vurdular… Hem, Halil Hociyu da gözünden vuruldu. Onu alıp getirdik Vuni’den Muammer dayıyla” dedi.

43 yıl sonra soruyorum abime nasıl oldu ve ne hissetti diye.

“Necat Bey’in evindeyken biri geldi ve bu kurşunları Vuni’ye götür de gel dedi. Kim olduğunu hatırlamam. Vuni’ye gittiğimde, Savaş Bey’in vurulduğunu duydum. Tam o sırada Halil Hociyu da gözünden vurulmuştu. Muammer Dayı ile alıp köye getirdik. Gözünden kanlar akıyordu. Her yeri kan içindeydi. İşte savaş ve yaşadıklarımız… Daha fazlasını hatırlamak istemem” diyor.

Korku, endişe, panik ve merak içerisindeydik. Tabi ki babamıza ne oldu acaba,  merakı da vardı.

Korkudan yarım okka olmuş bedenlerimizdeki kulaklarımız kiriş, kurşun seslerindeydi.

Sonuç mu?

16 Ağustos öğleden sonra, köyümüz düştü… Herkes, darmadağın. Kimileri dereye kaçıp, mağaralarda saklanmıştı.

Köyde kalanlar. Salih Hoca’nın evinde toplanmıştı.

Ardından da, silahlar eşliğinde ilkokula götürüldük.

Aradan, 43 yıl geçmesine rağmen, anam, ben ve abimi anımsıyorum yine. Abim dolaşıyor ve okul çeşmesinden ihtiyacı olanlara su doldurup veriyor şişelerde.

Gözlemlerimde, bir ara  Zeki  Hoca’yı  alıp götürdükleri vardır. Aradan yarım saat geçti sanırım. Etrafı izliyorum oturduğum yerden.

Tam karşımda, Havva teyzemin evi. Çiçeklerle donatılmış çevresi, cennet bahçesi gibiydi.

Zeki Salih (Hoca)Zeki Salih (Hoca)

Cennet Bahçesi’nde üç kurşun…

“Aman Allah’ım! Zeki Hoca’nın başına çuval geçirdiler.”

Ardından,

Drang, drang, drang!

Beynimden vurulmuşa döndüm, Zeki Hoca’nın bedeni, yere yıkılırken.

Henüz bu şoku atlatamadan, Hüseyin Mulla Bilal, Osman Ahmet ve Elmas Salih’i de vurduklarına dair haberler yayılmaya başladı. Toplam 5 şehit vermiştik. Tüm şehitlerimizi, ve hayatta olmayan gazilerimizi, saygı ve rahmetle anıyorum.

Akşamüzeri, serbest bırakıldık. Herkes evine dağıldı. Eve vardığımızda, ben bir  şooook  daha!

En değerli hazinelerim, yerlerinde yoktular…

Birincisi, babam yoktu. İkincisi ise, ikbalden kazandığım fotoğraf makinelerim. Ganimetlenmiştiler.

Babam eve 3-4 gün sonra dönmüştü. Ama fotoğraf makinelerim maalesef!

Bu yüzden, kısa süre öncesine kadar fotoğraf makinesi satın almamıştım.

Köye, Barış Gücü askerleri yerleşti. Artık her şey daha kontrollüydü.

Henüz 12 yaşımdayım.

Okulların açılma zamanı  gelmiş, ama ortada gidecek okul yok. Bu arada duyuyoruz ki, dağlardan birçok insan gizlice kuzeye geçiyor. O sıralar Bayrak Radyosunun, Mesaj Saati diye bir program vardı. Program başladığı saat, köydeki herkes radyosunun sesini sonuna kadar açardı. Çünkü, dağlardan kuzeye geçenler, şifreli bir şekilde mesaj yayınlarlardı geride bıraktıklarına. Bir de Barış Gücü kanalıyla gelen yazılı mesajlar vardı.

Bir ikindi üzeriydi, babam telaşlı bir şekilde eve geldi. “Çocuklar acele hazırlanın. Nazım Hoca birileriyle dağlardan kuzeye gidecek. Konuştum ve sizi de götürecek”  dedi.

Nazım Hoca

Heyecanla, sanki bayram yerine gidercesine,  bayramlık ayakkabı ve elbiselerimi giydim . Tabi ki abim de. İhtiyacımız olur düşüncesiyle babam, 5 er Kıbrıs Lirası verdi yanımıza. Köyün hemen dışındaki bir noktada (Mersinukya) buluştuk, aynı kaderi paylaşacaklarımızla.

14 Kişiydik

Tarih 24 Ekim 1974. 14 Kişiydik ( çocukları da bütünden sayarsak tabi)

Rehberimiz; Nazım Hoca.

Kafile üyeleri; Öztürk Salih, Durmuş Faik, Muzaffer Hoca, Özgün Postacı, Celil Doğu, Özbay Ali (16) ,  Halil Mehmet (15),  Kemal Osman (15), Tüner Hüseyin (15), Salih Fuat (14), Doğay Kemal (13), Ahmet Emin Fuat (12), Cemal Hüseyin- ben (12)

Dağlardan yola çıkıp kuzeye geçecek olan 3. gruptuk.

 

43 yıl sonra, ulaşabildiğim yol arkadaşlarımı da, o günlere götürerek anılarını sizlere aktarmak istedim..

Özbay Ali: Ben Nazım dayının yanında çalışırdım. Kamyonu vardı ve köylünün üzümlerini taşırdı Limasol’a. Bu yüzden beni de getirmek istemişti  kuzeye, hatta benden para da almamıştı. Sadece yolda, Muzafer Hoca’ya yardımcı olmamı istemişti benden.

Kemal Osman: Hesapta yoktum ben. Tamamen tesadüfen öğrendim ve gruba katıldım. Cemal Hüseyin ve Ahmet Emin Fuat ile eski okul avlusunda pirili oynardık. Tüner Hüseyin gelip, Cemal’ı  Salih Fuat da Ahmet Emin’i çağırmıştı eve. Şüphelenip takip edince olayı anladım ve ben de gruba katıldım.

Özgün Postacı: Savaşta eşim 7 aylık hamileydi. Barış Gücü kanalıyla o kuzeye geçmişti. Dolayısıyla doğum sırasında yanında olmayı istemiştim.

Ahmet Emin Fuat: Biz çok hazırlıklıydık. Önceden biliyorduk bu yola çıkacağımızı. Hatta yolluklarımız bile hazırlanmıştı.

Halil Mehmet: Gideceğimiz günün sabahında söylediydi bubam bana. Hatta, “ikindin evde kal da, geçerkan seslenecek Nazım dayın da katılasın gennere”  dedi. Anam çantayı da hazırladı bana. Bekle bekle usandım ve gaveye gittim. Vakit geldiğinde, bubam gelir eve, ben yokum. Gaveye gitti dedi anam. Bubam gaveye geldi ve iki çığlık attı bana, koşarak eve gittim. Çantayı kaptım ve bubamla yetişmeye çalıştık guruba. Mola verdikleri bir noktada, ben de yetişip guruba katılmıştım.

Yürü babam da yürü!

Hareket saati geldiğinde, toprak yolda bir Land Rover durup birilerini indirdi. Dağda yakalanıp geri getirilenlerdi. Sonradan öğreniyorum Kemal Osman’dan. Galaycı Behcet ile kızlarıydı yakalanan. Gurubumuzda panik başladı.

Postacı Özgün, Nazım Hoca’ya sert çıkarak, “ Bu çoluk çocukla mı gideceğiz? Bunlar yürüyemeycek  ve biz da yakalanacayık. Çocuklar geri dönsün”dedi. Kemal Osman, Ben ve Ahmet Emin Fuat işaret edilmiştik. Ahmet Emin ile biraz geri çekilerek ağlamaya başladık. Kemal Osman hemen itiraz etti. “Omuzunuzda daşımaycaksınız ya bizi. Biz yörüyebilirik. Siz daha yaşlısınız. Size bile yardımcı olabilirik. Hem yürüyemezsak bırakın bizi da gidin.” Bundan güç alarak, biz de daha büyük bir azimle guruba katıldık.

Gün batımında yola koyulduk. Azmim en zirvedeydi. En önde yürüyerek, yürüyebildiğimi kanıtlamaya çalışıyordum.Anımsıyorum da, içimde hiçbir  korku, endişe, panik duymuyorum.

Sadece hırslıyım. Karanlık basmak üzere. Dağ, tepe, dere, yamaç dinlemiyorum. Adeta uçarcasına aşıyorum tüm engelleri. Hırsımdan çok acıktığımı hissettiğim bir anda, üzüm bağlarından geçiyorduk. Karanlık içinde, el yordamıyla bulduğum son üzüm tanelerini, kebap niyetine ağzıma atıyordum. O sırada, bağdan toprak bir yola inmek için var olan bir yamaçtan kaymamız gerekiyordu. Kayışımız sırasında Muzaffer Hoca’nın gözlükleri düştü gözünden. Gecenin karanlığında arayıp bulduktan sonra yürümeye devam ettik.

43 Yıl sonra anılarda geriye dönüş

Özbay Ali: Muzaffer Hoca’dan ben sorumluydum. Ama gözlükleri hep birlikte, arayıp bulmuştuk.

Ahmet Emin Fuat: Sürekli Muzaffer eniştemle Öztürk Salih’i kollardık. Bizi küçümsemişlerdi. Ama biz onlardan önde yürüyorduk.

Kemal Osman: Popazın bağlarını geçtikten sonra, 5-10 dakikalık bir mola vermiştik. Postacı Özgün’ün elinde de bir bidon su vardı. Ama taşıyamazdı bidonu. Ver dedim da ben taşırım. Kısa sürede ben ve arkadaşlarım o suyu bitirdik. Bir ara Özgün su istedi. Su bitti dedim, biraz da gıcıklığına. Çünkü bizi geri göndermek istemişti. Ama suyun bittiği de gerçekti.

Gece yarısını geçmişti saat. Azganlarla (Dikenli bodur bir ağaç türü) dolu bir bölgeye düştük zifiri karanlıkta. Kemal ile konuşuyoruz aramızda. “Biz bile yörüyemezsek bu uçurumun ve azganlıkların içinde, bizden büyüklerin yürüyeceğini hiç zannetmem” dedi Kemal.

Nazım Hoca’nın sözleri kulaklarımda çınlıyor hala

O sırada, Nazım Hoca “Bu karanlıkda, bu uçurumda azganların içinde daha fazla yörüyemeyik. Parçalanırık sonra. Olduğumuz yer çok kaygandır. Biraz eşeleyin yeri da sekicik yapıp oturun. Ayağınız gayarsa parçalanırsınız. En eyisi burada biraz dinlenelim, uyuyalım da gündüz aydınlığında devam ederik yolumuza”dedi.

Yattık…Gece serin ve çiğliydi. Bir ara Doğay, kabuslar içinde uyanıp abime seslendi. “Tüner, çok üşüdüm. Bulli gibi titirerim”. Abim çıkarıp sakkosunu (ceket) vermişti Doğay’a.

Ormanın sessizliği içinde, korku duymadan en derininden  bir güzel de uyku çekmiştim. Zaten başımı taşa yaslasam, hemen uyuyanlardanım

Dağlardan yürüyerek kuzeye geçmek için 24 Ekim günü Ayanni’den çıktığımız maceralı yolculuğumuz, ilk geceki birkaç saatlik uykunun ardından devam ediyor.

Tarih 25 Ekim 1974

Sabah doğan güneşin kemiklerimizi ısıtmasıyla uyanıp, tekrardan yola koyulduk.  Hiç durmaksızın 5-6 saat boyunca, hem aç hem susuz yolumuza devam ettik.

Birinci hedefimiz asfalt yoldur.

Çünkü yol boyunca bize söylenen “Asfaltı geçtik mi bu iş biter” sözleriydi.

O ana kadar, geçtiğimiz yollarda, ormanlarda, hiçbir yabancıya rastlamamıştık.

Açtık, susuzduk, yorgun ve perişandık. Tüm gücümüzü toplayıp, devam ettik yürüyüşümüze. Öğleyin 12.00 a kadar yürüdük.

Bir tepecik üzerine geldiğimiz sırada, araba sesleri geliyordu kulağımıza. Hepimiz, tam siper yere uzandık Nazım Hoca’nın emriyle.

Sürüne sürüne, araba seslerinin geldiği yöne doğru ilerledi Nazım Hoca. Başını geriye çevirerek, hem sus, hem de yatın işareti verdi bize.  Gızıl güneşin altında, başımı yaslayacak taş bulamasam da. tekrardan bir güzel uyudum.

43 yıl sonra anılarda geriye dönüş

Kemal Osman: Biz orda yattık. Hava güneşliydi. Bir ara tak, tak, tak tuk diye sesler duyuyordum. Meğer o güne kadar varlığından haberdar olduğum, ama hiç görmediğim muflonların, birbirleriyle tokuşmaları sonucu çıkan seslerdi duyduğum. Yorgunluk ve heyecandan bir güzel da uyudum. Ansızın uyandığımda, bir baktım etrafımızda büyüklerimiz yoktu. Sadece yedi sekiz tane çocuk. Haahhh! Dedim. Bunlar bizi bıraktı kaçtı. Kalkıp, beş altı adım gittim. Gördüm ki büyükler yolu ve etrafı gözlemlerler. İşte o andı ki yüreğime serin sular serpilmişti. Tüm açlık ve susuzluğumu unutmuştum.

Aradan, yarım saat geçmişti sanırım. birinin dürtmesiyle uyandım.

Beklediğimiz an gelmişti…

Arabalar sanki bizim geçişimize izin verircesine, mola verdi geçişlerine. Yine, götün götün tepeden kayarak asfalt ortasına düşer düşmez, alttaki yamaçlara atlayıp, her birimiz bir ağaç arkasına saklandık. Halil yaralanmıştı. Elinden kanlar fışkırıyordu. Meğer uçuruma atladığımız sırada, düşmemek için elini koyduğu keskin bir kaya parçası avucunda yaklaşık 5 santim kadar bir kesik oluşturmuştu.

Sardı sarmaladı elini Halil. Sessizce ilerleyip, asfalttan epey uzaklaştıktan sonra derin bir nefes almıştık.

Oooooooooooohhhhhhhhh!

Zorun yarısını atlatmıştık. 16 Saat boyunca aç ve susuz olduğumuzu o an fark etmiştik. Artık tek derdimiz su bulmaktı. Dere yataklarında yürüyüşümüze devam ettik.

 At onu da yakalanırsak hepimizi öldürürler. . .

Bir ara, Öztürk taşıdığı tabancayı gösterdi Nazım Hoca’ya. “At onu da yakalanırsak hepimizi öldürürler” dedi Nazım Hoca. Dinledi Öztürk ve çıkarıp çalılıkların içine attı tabancayı.

Postacı Özgün’ün anlattığına göre, Kuzeyde birisine iade etmesi için, Öztürk’e emanet olarak verilmişti tabanca.

Dere yatağındaki su bulma arayışlarımız sonuçsuzdu. Bir yerde İngiliz döneminde köylere yapılan kurnalı su çeşmesine rastladık. Musluk yeri tıpalıydı. Fakat kurnasında birikmiş su vardı. O durumda temiz mi, değil mi aldırış etmeden, hayvanlar gibi teker teker kurnaya uzanıp kana kana su içtik.

Kemal diyor ki “Suyun içinde gurtlar gaynardı. Elimle gurtları biraz kenara çekip ben de su içtim. Hatta Muzaffer Hoca matarasını da doldurmuştu”.

 Dağ Keçisi Bile Geçmeye Korkardı…

Öyle vadiler ve dere yataklarından geçtik ki, hayatımda bir daha böyle muhteşem yerler görmedim.

Öyle yerlerden geçiyorduk ki, dağ keçisi bile geçmekten korkardı. Ayağın kayıp yuvarlansan, şeytanlar bile bulamazdı seni ama manzara da muhteşemdi. Vadi içerisinde ilerlerken bir an kendimi kovboy filmlerindeki sahnelerde hissetmiştim.

Bol oksijenden midir nedir, yine acıktığımı hissettim.

Salih Fuat, çantasından, haşlanmış bir köy tavuğu çıkarmıştı.

Hayatımda, tadını unutamayacağım ve bir daha aynı lezzette tavuk bulamayacağımı düşündüğüm bir andı. Uzun zaman tavuk yiyemedim bu yüzden. Hala sevmiyorum.

Lefke Barajı’na gelmiştik artık. Yolda tek gördüklerimiz, müthiş manzaralar ve bir de bizden önce geçenlerin, çalılar üzerinde bıraktığı kıyafetlerdi.

(Bırakılan kıyafetler, bir sonra geçecek olan Türk grubuna işaretti. Yol boyunca biz de bırakmıştık işaretlerimizi.)

Abı-Hayat ve Okyanus…

Baraj suyundan biraz da ürpererek, bir avuçlayıp yüzümü yıkadım ki yeniden doğmuş gibi hissetmiştim kendimi. Hayatımda ilk defa, bu kadar büyük bir okyanus görmüştüm. Köyümdeki derede, Mangafa’nın golimbosu en büyük okyanustu sanırdım. Meğer daha da büyükleri varmış. Kıyısından su alıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra, hedefe yaklaşmanın da heyecanıyla adımlarımı hızlandırdım.

Bu arada, 43 yıl sonra, yine Nazım Hoca’nın sözleri çınlıyor kulaklarımda… “Artık geldik be çocuklar. Aha o gavak ağaçları Türk bölgesidir”. Nasıl olsa artık su ihtiyacımız olmaz düşüncesiyle herkes matarasındaki suyu bile baraja boşaltmıştı.

Toprak bir yoldan devam ediyoruz yürüyüşümüze.

Yine Kemal’ın ifadesiyle “Bizim jenerasyonun en büyüğü olarak Özbay’ı alırsak, ki 16 yaşındaydı, ondan büyükler yürüyemezdi artık.” Biz çocukların azmi ve hırsı daha da hat safhaya ulaşmıştı. Barajda verdiğimiz 5 dakikalık mola sonrasında, sadece gruptaki çocuklar olarak, Nazım Hoca’nın gösterdiği istikamete doğru yürüyüşümüze devam ettik. Bizden büyükler ise en az bir kilometre gerimizden geliyorlardı. Açlığımızı ve susuzluğumuzu gidermek için önümüzde bulduğumuz alıç ağaçlarından koparıp yiyorduk. Tam o sırada sağ tarafımızda yüksek dağlarda bir hareket görüyordum. Askerler sağa sola koşarak anlamadığım bir dilde bağrışıyorlar ve bize doğru koşuyorlardı. Hahhhh! Dedik şimdi yakalandık galiba. Yürümeye devam ettik daha hızlıca.

Bu kez silahlarını üzerimize doğrultmuş iki asker göründü tepenin ardından. “Gelin, gelin” diye seslendiler. Bir an endişeye kapıldık belki de Türkçe bilen Rum askerlerdir diye.

Hem Nazım Hoca’nın gösterdiği istikamet olduğu için, hem de başka bir şansımız olmadığına karar verip yürüdük.

Sonrasında ne mi oldu?

15 Ağustos 1974 ve sonrası günlerde, Baf’ın Ayyanni köyünde ve sonrası hayat yolculuğumda yaşadığım anılarımın bugünkü bölümü 25 Ekim 1974 itibarıyla başlıyor. Saat 18:00 civarı. Sağ tarafımızda yüksek dağlarda bir hareket görüyorum. Askerler sağa sola koşarak anlamadığım bir dilde bağrışıyorlar ve bize doğru koşuyorlar. Hahhhh! Dedik şimdi yakalandık galiba. Yürümeye devam ettik daha hızlıca.

Bu kez silahlarını üzerimize doğrultmuş iki asker göründü tepenin ardından. “Gelin, gelin” diye seslendiler. Bir an endişeye kapıldık. Belki de Türkçe bilen Rum askerlerdir diye.

Hem Nazım Hoca’nın gösterdiği istikamet olduğu için hem de  başka bir şansımız olmadığına karar verip, yürüdük yanlarına.

Bir şey sormalarına fırsat  vermeden, “Biz Türk’üz ve güneyden geliyoruz” dedik. Tamam da aileleriniz nerede diye sordu asker. (İşte o andı ki en derininden bir oooooooooooooohhhh çekmiştik) “Bizimle birlikte büyüklerimiz var. Ama artık yürüyemedikleri için onlar geridedir ve yardım isterler” dedik. Bulunduğumuz konum itibarıyla araç gelemeyeceği için, askerlerden biri bizimle ilgilenirken, diğeri gidip büyüklerimize yardımcı olup getirdi yanımıza. Askerlerden su istedik. Artık hedefe ulaşmanın heyecanıyla mı bilmiyorum, yürüyecek takatimiz olmamasına rağmen, gösterdikleri bir su hortumuna koşarak tekrardan kana kana su içtik.  Lefke’deki askeri birliğe doğru yürüyüşümüze devam ettik. O ana kadar 26 saat yol yürümemize rağmen yorulduğumu anımsamıyorum. Ama Lefke merkeze yürüyecek takatim yoktu artık. “Ne bitmez tükenmez bir yol” diye mırıldandım kendi kendime. Zar zor yürüyebildim.

Keçi bıçak, kasap et derdinde gibi bir durum

Merkeze gider gitmez, ifademizin alınması için polis karakoluna götürülmüştük. Tarih 25 Ekim 1974, saat 21:00 civarı. “Henüz yemek bile yememiştik. Polis bizlere aç mısınız? Susuz musunuz?” diye sormak yerine,” Yolda Rum gördünüz mü? Kaç kişiydiniz? Sizinle birlikte kimler vardı?” diye sorular soruyordu.

Oysa bizim derdimiz başkaydı. Keçi bıçak, kasap et derdinde misali bir durumdu. Kemal Osman, yine devreye  girerek, “ Sizin hiç vicdanınız yok mu? Aç mısınız, susuz musunuz diye soracağınıza, neler sorarsınız bize”.

Doğay Kemal mırıldanarak, “İfadem alınırken adeta ayakta uyuyordum yorgunluk ve  açlıktan” dedi.

Biraz da yüzü kızararak hemen telefona sarıldı polis ve bizi askeri yemekhaneye gönderdi bir araçla.

Yemek ne miydi? Katıksız makarna ve iyi pişmemiş nohut. Alışık olmadığımız bir yemekti. Çaremiz yoktu. Sadece açlığımızı giderecek kadar yedik. Bu arada Kemal katıksız makarnayı yiyemediği için, nohut suyunu makarnaya döküp yediği hala gözümün önünde. Yemek sonrasında, karakola götürülüp yine ayni sorulara muhatap  kaldıktan sonra, uyumak için gönderildik bir koğuşa. Büyüklerimiz ise dost ve ahbaplarında geçirdiler geceyi.

26 Ekim 1974 sabah 8 civarı.

Sabah olup, Lefke merkezde tekrar buluştuğumuz zaman, Nazım Hoca’nın Kemal Osman’a itirafı, gruptaki tüm çocukları mutlu etmişti…

“Be Kemal, eyi ki  Özgün ve diğerlerinin sizin bizimle gelmemeniz gerektiğine itiraz ettin da bizimla geldiniz. Siz çocuklar olmasanız biz da yörüyüp geçemeyceydik kuzeye. Hepsinize teşekkür ederim. Sizinila gurur duyarım. Aslanlarım benim” dedi.

Nazım Hoca, Allah rahmet eylesin seni. İstisnasız guruptaki herkesin teslim ettiğini ruhuna gönderiyorum. Pusula gibi adamdın. Bizi en kolay ve en tehlikesiz yoldan ulaştırmıştın Lefke’ye. Ruhun şad olsun.

Salih Direk yönetimindeki otobüs ile Lefke – Girne – güzergahından, Lefkoşa’ya götürüldük. Yol boyunca kahramanlık türküleri çalıyor otobüsün teybinde.

Şeherliyiz artık. Girne Kapısı, Atatürk Büstü, yollar kalabalık, araçlar vızıl vızıl. Etrafa şaşkınlıkla bakan gözlerim kararmıştı bir an.

Mücahitler sitesinde, ikinci kez ifademiz alınıp, hem de fotoğrafımız çekilirken, tekrardan kendime gelmiştim. Ardından ise sağ salim kuzeye geçtiğimize dair mesaj yayımlamak için, Bayrak Radyosu’na götürüldük.

Topluca gönderdiğimiz mesajda, “AMELİYATIMIZ BAŞARILI GEÇTİ. SAĞLIK VE SIHHATTEYİZ” gibi şeyler yazılmıştı.

Kalacak yerleri olanlar yakınlarının yanına giderken, abimle birlikte Atatürk İlkokulu’na yerleştirildik. En yakın arkadaşlarımız Kemal Ve Halil abilerinin yanına gitmişti. Yolculuğumuz sırasında Halil eli yaralanmış aynı zamanda pantolonu da uçurumlardan kayışlarımız sırasında arka tarafı parçalanmıştı. Abisine giderken, kıçı görünmesin diye şimdiki modayı kendisi yaratacakmış gibi gömleğini çıkarıp beline bağlamıştı.

Atatürk İlkokulu  güneyden gelen göçmenler için yurt haline getirilmişti. Köy hayatındaki eziyetli ve zahmetli işlere gitmek yoktu artık. Kuzeye gönderilme nedenimizi de unutmamıştık. Okula gidip okumalıydık. Lefkoşa’da okula kayıt yaptırmak istediysek de, kaydımız yapılmamıştı. Sebebi ise biz Omorfo bölgesine yerleştirilecektik. Yanılmıyorsam 1-2 hafta sonra, Zodya’ya (Bostancı’ya) götürüldük. Köylülerimiz oraya yerleştirilecekti. Bize de bir ev verildi ve abimle ikimiz, o evde yaşamaya başladık. Başladık ama, çileli maceramız  henüz bitmedi.

Artık Okullu Olmuştuk

Her gün yürüyerek Omorfo’daki (Güzelyurt) Kurtuluş lisesine gidip geliyorduk Zodya’dan (Bostancı). Bisiklet bulmamıza rağmen henüz sürmeyi öğrenememiştik. Düşe kalka, bisiklet sürmeyi öğrendikten sonra, her sabah bisikletle gidip geliyorduk okulumuza. Anamız, babamız henüz Ayanni’de. Bütün ev işleri, yemek ihtiyacımız ve diğer işler hepsi bize kalmıştı. Abimle görev bölümü yapmıştık ve güzel bir düzenimiz vardı. Hafızamın beni yanıltmadığını düşünerek, babamızın 6 ay sonra gelebildiğini söyleyebilirim. Tabi ki o da dağlardan yürüyerek geldi. Hatta bir iki kez yakalanma tehlikesi geçirip, yarı yoldan geri dönmüştü.

Babamız geldi ama bir yanımız yine buruktu

Artık Babamız yanımızdaydı. Ancak bir yanımız hala buruktu, ezikti, eksikti. Anamız yoktu yanımızda. Tam bir çekirdek aile olamamıştık henüz. Babamızdan 2 ay sonra gelebilmişti anamız. Maalesef  ki, o da dağlardan yürüyerek gelmişti. Tüm zorlukları aşmıştı güçsüz bedenine rağmen. Tek amacı vardı, çocuklarına, ailesine kavuşmak, çocuklarına ana olmak öncelikle.

Çekirdek aile ve yeni bir yaşam.

Onca yıllık anılarını, yaşanmışlıklarını, o topraklara akıttıkları alın terlerini, bir anda terk edip düştüler yollara. Rüyalarında görseler, hayra bile yormazlardı. Ama gerçek oldu.

Peki ya sebep?

Maalesef…Savaş…

Gözyaşlarındaki Aidiyet…

29 yıl sonra 2003 yılında tekrardan ata topraklarımıza gitmek nasip olmuştu. Üzgünüm, tekrardan ata topraklarını görmek, anama nasip olamadı. Babam mı? Evet görebildi. Yüreğinde hissettiklerini, gözlemleme ve onu anlama şansı bulmuştum. Gördükleri karşısında, hissettiklerini yansıtmamaya çalışsa da, ben görüyordum.

Çünkü, çünkü…

O, benim babamdı. Benim babamdı.

Nurlar, ışıklar içinde uyu babam…

Nurlar ışıklar içinde uyu anam…

Gelelim sana,çocukluğumun geçtiği Ayanni, seni de hissediyorum.

Anamsın, babamsın, atamsın, ata toprağımsın, vatanımsın.

Görüyorum rüyalarımda, dinmek bilmez gözyaşlarını.

TEK AİDİYETİM SANA AYANNİ.

Nikos, Ahmet, Yanni, Mehmet Marulla, Ayşe, Ya sizin aidiyetiniz…

Ya senin Irenee, ya senin Barış…

Umarım ne bizler ne de dünyadaki tüm insanlık savaş gibi kötü bir illetle karşılaşıp yaşamaz.

Son…

Not: Bu yazı dizisinin hazırlanmasında katkı koyan Mehmet Soyluoğlu, Cenk Dökmen, Hasan Zekican, İpek Dermuş, Hüseyin Dermuş, Kaşif Pehlivan ve gruptaki yol arkadaşlarıma sonsuz teşekkürler. Aramızdan ayrılan Nazım Hoca ve tüm şehitlerimize tanrıdan rahmet diler ruhları şad olsun diyorum. Barış ve sevgi ile gösterdiğiniz ilgi için sonsuz teşekkürler.

Cemal Dermuş

Check Also

Bandabuliya Sahnesi perdelerini açtı!

Özelde Surlariçi bölgesine, genelde Lefkoşa kentine kültürel ve sosyal anlamda önemli bir değer katması hedeflenen …

One comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir